Başbakanlık

Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü

TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN

PEKİN EYLEM PLATFORMU UYGULAMALARINA

İLİŞKİN ANKETE YANITI
Mayıs 1999
Ankara







GİRİŞ

BÖLÜM I : Kadın-erkek eşitliği ve kadının ilerlemesinin sağlanması konularına ilişkin durumun özeti

BÖLÜM II : Maddi ve Kurumsal Önlemler

GİRİŞ: ( Bu belge, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü için Profesör Dr. A. Feride Acar, Dr. Selma Acuner ve Nevin Şenol (M.A.) tarafından hazırlanmıştır).

Türkiye Cumhuriyeti, kadınlara ilişkin olağanüstü ve tarihi açıdan benzersiz bir deneyim yaşamıştır. Kadınların ilerlemesi ve güçlenmesi adına günümüzde alınan kararların tümü bu tarihsel önemi yansıtır. 1923 yılında Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte Türkiye çok hızlı bir sosyal ve siyasi değişim yaşamıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, topluluklar kendi dini değerlerine ve kurallarına göre yönetildikleri için, Müslüman toplum da İslami kurallara göre yönetiliyordu. Cumhuriyet'in kuruluşu sosyo-politik yapıyı değiştirdi ve din ve devlet işleri birbirinden tamamen ayrıldı. Halkının % 99'u Müslüman olan bir toplum, laik esaslara dayanan yasalarla yönetilmeye başlandı.

Bu değişimin bazı önemli unsurları, kadın ve erkek arasında eşitliği sağlamak, kadının toplum yaşamına katılmasına devlet desteği vermek, hukuk sisteminde köklü değişiklikler yapmak ve ayrımcı bazı sosyal gelenek ve değerleri değiştirmek için çaba göstermekti. Laik düzenin benimsenmesi ile birlikte, kadının eğitime, iş hayatına ve siyasete girmesi mümkün oldu. Eşitlikçi politikalar aracılığı ile, devlet kadının toplum hayatına katılımını aktif bir şekilde cesaretlendirdi ve destekledi. Sonuçta, Türkiye, cinsiyet eşitliği açısından 1930'lu ve 1940'lı yıllarda, benzersiz ve evrensel ölçütlere göre bile yeterli bir dönüşüm gerçekleştirmeyi başardı.

Ancak, Cumhuriyet'in değişmekte olan sosyal, siyasi ve ekonomik şartlarına eşlik eden bu değişimden duyulan memnuniyet, kadının insan olarak haklarının geliştirilmesine ve batı dünyasında eriştiği düzeye erişmesine ve yaygınlaşmasına engel oldu.

Kadının doğal ve yasal haklarının önemini vurgulayan ve toplumsal alanın yanısıra özel alanda da eşitliği savunan yeni anlayış, kadının hayatın tüm kesitlerinde güçlenmesini öngörüyordu ve bu yüzden, Türk sosyal ve siyasi sistemi ile bağdaşması biraz zor görünüyordu.

Gene de, kadın hareketi Türk toplumunda 1980'li yıllarda güçlenerek kadının insan haklarını savunmaya ve mevcut yasalarda, özellikle Medeni Kanun'da değişiklikler talep etmeye başladı.

Günümüzde, ülkede, kadının ilerlemesine ve cinsiyet eşitliğine ilişkin bazı ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana kaydedilen gelişmelere rağmen, kadınların ve kız çocukların eğitim düzeyleri erkek nüfusun ulaştığı düzeyin gerisinde kalmıştır. Farklı coğrafi bölgeler ve şehir ile kırsal kesim arasında da büyük farklar oluşmuştur. Öte yandan, kadınların sağlık hizmetlerinden eşit şekilde yararlanması açısından da yeterli gelişme sağlanamamıştır. Üreme ve anne-çocuk sağlığı ile ilgili sağlık hizmetlerinde aksamalar olmaktadır. Bu konuda da şehir ve kırsal kesim arasında büyük farklar görülmektedir. Yasalar önünde birçok hakka sahip olmalarına rağmen, çoğu Türk kadını siyasi katılım ve özellikle karar yetkisi sahibi olacakları görevlere atanma açısından bu haklardan yararlanamamaktadır. Ekonomik kaynaklara erişimleri konusunda da, kadınların erkeklerle eşit oldukları söylenemez.

Bunların temelinde, ekonomik etkenler ve kadın-erkek eşitsizliğini ve ayrımcılığını destekleyen sosyo-kültürel yapının değişmemesi bulunmaktadır. Rekabetçi ve demokratik siyasi kurumların ortaya çıkışı ve gelişmesi sayesinde bu konu artık gündeme getirimeye başlanmıştır.

BÖLÜM I

Kadın-erkek eşitliği ve kadının ilerlemesinin sağlanması konularına ilişkin durumun özeti

Türkiye, 4. Dünya Kadın Konferansı'na , ulusal, bölgesel ve uluslararası çalışşmalara katılarak hazırlanmış ve hem hükümet hem de sivil örgüt temsilcilerinden oluşan büyük ve etkin bir delegasyon ile Konferans'ı izlemiştir. Hiçbir çekince koymadan, Pekin Beyannamesi'ni ve Eylem Platform'unu kabul etmiştir. Böylece, Türkiye üç adet ana yükümlülüğün yanısıra başka bazı yükümlülükler altına girmiştir. Bu yükümlülükler şunlardır:

a- 2000 yılına kadar, 1985 tarihinde kabul edilen BM Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ne koyduğu tüm çekinceleri geri çekmek.

b- 2000 yılına kadar, anne ve çocuk ölümlerini 1994 yılına kıyasla %50 oranında azaltmak.

c- Zorunlu temel eğitimi beşten sekiz yıla çıkarmak ve okur-yazar olmayan kadın nüfusunu (1994'te %28.9) 2000 yılına kadar sıfırlamak.

4. Dünya Kadın Konferansı öncesinde ve sonrasında Türkiye'de, Konferans'ta ele alınan konuların anlamı ve Türkiye'nin kabul ettiği yükümlülüklere ilişkin yaygın ve ilgili bir kamuoyu oluşmuştur. Kadın'dan , Aile ve Çocuk Koruması'ndan sorumlu Devlet Bakanlığı, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, bazı devlet kuruluşları, sivil kadın örgütleri, görsel ve yazılı basın ve üniversitelerdeki Kadın ve Cinsiyet Araştırmaları Merkezleri bu yönde etkin çaba göstermiş ve başarılı olmuştur. Oluşan bu kamuoyundan ve diğer sosyal grup ve kuruluşlar arasında kurulan işbirliğinden yararlanılarak, Pekin Eylem Platformu'nun içeriğini uygulamak ve Türkiye'nin Konferans'ta üstlendiği yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak için bir Ulusal Eylem Planı hazırlanmıştır. Bu Plan, sivil kadın kuruluşlarının temsilcileri, akademisyenler ve ilgili devlet kurumlarının temsilcilerinden oluşan bir uzmanlar komisyonu tarafından oluşturulmuştur. Aralık 1996'da son şeklini almış ve Birleşmiş Milletler'e iletilmiştir.
 

a.Türkiye'de, Pekin Konferansı'ndan bu yana kadınların güçlenmesine yönelik atılan en önemli adımlardan birisi, 1997 tarihli 8 yıllık Zorunlu Temel Eğitim Kanunu'nun yürürlüğe girmesidir. Ülkede, kadınların eğitimi söz konusu olduğunda, kız çocukların orta öğretime devam oranlarındaki düşüklük hep sorun olmuştur. Bu durum, zorunlu temel eğitimin ardından, kız çocukların okula devam etmelerini engelleyen ekonomik ve kültürel etkenlere bağlanmıştır. Zorunlu temel eğitimin 5 yıldan 8 yıla çıkmasının kız çocukların okula devam oranında bir artışa yol açması beklenmektedir. Bu yeni kanun sayesinde, kız çocukların eğitim sistemi içerisinde geçirecekleri süre uzayacak, bu da çocuğa kendi bireyselliğinin farkına varma olanağı verecektir. 5 yılın ardından, tutucu anababa ve çevreler tarafından dini eğitim de dahil olmak üzere, farklı mesleki eğitim alanlarına yönlendirilen kız çocuklar, böylece orta, lise ve mesleki eğitim alanlarında kendi seçimlerini yapma olanağına ve özgürlüğüne sahip olacaklardır. 8 yıllık zorunlu temel eğitimin, kız çocukların eğitim sisteminin içerisinde daha uzun süre kalmalarını sağlayarak, evlilik ve annelik yaşlarında da bir yükselmeye neden olması beklenmektedir.
b.Kadın sağlığının iyileştirilmesine yönelik Ulusal Strateji ve Eylem Planı, Kahire ve Pekin Konferanslarının ardından oluşturulmuştur. Sektörler arası işbirliğinin artması, aile planlaması ile ilgili yasalar ve fiziksel altyapı ve insan kaynaklarının eğitimine verilen önem, 1998 Türk Demografi ve Sağlık Araştırması sonuçlarına yansımıştır. Bu Araştırma'nın ilk sonuçları, 1980-85 döneminde yüzde 4.1 olan doğurganlık oranının 1995-98 döneminde yüzde 2.6'ya düştüğünü göstermiştir. Son yirmi-otuz yılda, bebek ölüm oranlarında da hızlı bir düşüş kaydedilmiştir. 1994'te her bin canlı doğumda 53 olduğu tahmin edilen bu oran, şu anda 43'tür. Anne ölüm oranlarında da bir azalma gözlenmiştir.
c.Bir diğer önemli kazanç, 17 Ocak 1998 tarihinde Aile'nin Korunması Yasa'sının kabulu olmuştur. Bu yasa sayesinde, aile içi şiddet Türkiye'de ilk kez gündeme gelmiştir. Bu yasa, üçüncü kişilere, aile içi şiddet konusunda ihbarda bulunma hakkı vermekte ve hakimlerin, ailede şiddet kullanan kişiyi aileden uzakta tutacak önlemler almasına imkan tanımaktadır. Böylece suçlu, kurbanlara yaklaşamamaktadır.
d.Mayıs 1997'de, Türk Medeni Kanunu'nun 153. Maddesi'ne bir ek yapılmış ve kadınların evlendikten sonra, arzu ettikleri takdirde kızlık soyadlarını da kullanabilmeleri sağlanmıştır.
e.1998 yılında, Gelir Vergisi Kanunu'na eklenen bir madde ile, evli kadınların eşlerinden bağımsız olarak gelir beyan etmeleri ve vergi ödemeleri mümkün hale gelmiştir.
f.1996'da, Anayasa Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu'nun Zina (erkek eş) ile ilgili 441. Maddesini, yasalar karşısında eşitlik ilkesini bozduğu gerekçesi ile iptal etmiştir. Çünkü, aynı Kanun'un 440. maddesi kadının zinasına farklı yaklaşmaktaydı. 441. ve 440. maddelerin kadının ve erkeğin zinasını farklı şekilde ele alması, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) hükümlerine de aykırıydı. Bunun ardından, 1998'de, Anayasa Mahkemesi, aynı gerekçelerle 440. maddeyi de iptal etti. Şimdi, Ceza Kanunu'na göre, zina suç sayılmamakta, sadece her iki eşe de, boşanma talebinde bulunmak için yasal dayanak teşkil etmektedir.
g.Nüfus cüzdanlarında, evli/bekar/dul/boşanmış ibarelerinin yazıldığı medeni hal hanesi de 1997'den itibaren sadece evli ya da bekar yazılacak şekilde değiştirilmiştir. Bunun, özellikle bekar kadınları, dul ya da boşanmış olmak nedeni ile küçümsenmekten ya da dışlanmaktan koruyacağı düşünülmüştür.
h.1998'de, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşundan bu yana ilk kez, cinsiyet ayrımcılığını araştırmak üzere özel bir meclis komisyonu oluşturulmuştur. Bu komisyon, Temmuz 1998'de yayımladığı ilk raporunda, Türkiye'nin CEDAW'a koyduğu çekinceleri kaldırmasını, kadın-erkek eşitliği yaklaşımının bütün politikalara yansıtılmasını ve eşitliği sağlamak için eğitim, iş ve siyaset alanlarında geçici özel önlemler alınmasını tavsiye etmiştir. Aynı komisyon, Cinsiyet Eşitliği ile ilgili sürekli görev yapacak bir meclis komisyonu kurulmasını da önermiştir. Türkiye'nin Ulusal Eylem Planı'nda öncelik verilmeyen önemli bir konu Kadın'ın İnsan Haklarıdır. Çünkü, Türkiye'nin öncelikli konuları belirlenirken, kadınların insan haklarının başka alanlarla örtüştüğü düşünülmüştür. Yapılan bazı yasal düzenlemeler ve kadınların kazandığı diğer haklar, kadınların insan haklarının korunması ve iyileştirilmesi konusunda etkili olmuştur. Böylece, bu konuda(kaınların insan hakları), 1995'deki duruma kıyasla çok önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Önemli Gelişmeler kısmında bu gelişmelere değinilmişti.


Cinsiyet eşitliğinin ve kadının ilerlemesinin Türkiye'de, kamu politikalarında öncelikli amaçlar olarak yer aldıkları söylenemez. Bu konudaki en büyük engel, bürokrasinin, kendi yapısal örgüsünü tehdit eden konuları gündem maddesi yapmama eğilimidir. Bu husus Türkiye bakımından da geçerlidir. Gene de, Türkiye'de, kadınla ilgili ulusal kuruluşlar, kadınlarla ilgili kurumların oluşturulması ve değişim sağlanması için çok yönlü ittifaklar kurulmasına yönelik stratejiler geliştirmekte ve kadınların desteğini almaya çalışmaktadır.


Pekin Eylem Planı'nda tanımlanan on iki önemli konunun sekizi, hem ulusal şartlar ve önceliklerle, hem de Türkiye'nin 4. Dünya Kadın Konferansı'nda kabul ettiği hükümlerle uyumlu olarak, Ulusal Eylem Planı'nda öncelikli konu olarak yer almıştır. Bu sekiz konu şunlardır:

Kadının Eğitimi
Kız çocuklar
Kadın ve Sağlık

Kadına karşı şiddet

Kadın ve Ekonomi

Karar Verme Sürecinde Kadın

Kadının İlerlemesi için Kurumsal Mekanizma

Kadın ve Kitle iletişim araçları

Bu seçilmiş öncelikli konular üç ana başlık altında incelenebilir. Birinci başlık altında, kadının güçlenmesi için vazgeçilmez olan destek alanlarını düşünebiliriz. Bunlar eğitim, sağlık, ekonomi ve kız çocuklarıdır. İkinci kategori, kadının ilerlemesi için, Türkiye'nin tarihsel deneyimine de uygun olarak, devletin etkin ve öncü desteğinin alınmasını kapsamaktadır. Üçüncü ve son kategori ise, kadınlara karşı ayrımcılığı ve cinsiyet eşitsizliğini besleyen din, gelenekler ve "özel alan" değerlerinde değişime yol açacak uygulama alanlarıdır. Bunlar, Kadına Karşı Şiddet, Kadın ve Kitle iletişim araçları ve Karar Verme Sürecinde Kadın'dır.


Daha hala yapılacak çok şey olmasına rağmen, tüm politika, plan ve programlarda kadın-erkek eşitliği yaklaşımı Türkiye'de uzun bir süredir uygulanmaktadır. Kurumları bu konuda daha duyarlı ve katılımcı hale getirmek için, ulusal yaklaşıma da duyarlı, evrensel bir anlayış ile yaklaşım ve stratejiler belirlenmesine çalışılmaktadır.

Kadının Statüsü, Aile ve Çocukların Korunmasından Sorumlu Devlet Bakanlığı, ilgili tüm bakanlıklarla diyalog başlatmıştır ve benimsenen yaklaşımları somut politikalara dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu konuda yapılan çalışmalardan elde edilen önemli bir sonuç, daha az merkeziyetçi bir yapı oluşturulması bağlamında, valilikler bünyesinde eşitlik odaklı bürolar kurularakçabaları olmuştur. Bakanlığın yerel örgütlenmesinin bulunmadığı 12 ilde bu bürolar kurulmuş ve bilgilendirme ve hizmet sunma çalışmalarına başlanmıştır.

Kadın-Erkek Eşitliği konusunda Sürekli Meclis Komisyonu kurma çabaları da, yasal kanallar aracılığı ile cinsiyet eşitliği sağlamaya yönelik olduğu için, kadın-erkek eşitliğini sağlama stratejisinin bir parçası sayılabilir. Devlet Planlama Teşkilatı da, beş yıllık kalkınma planları ve yıllık programları ile bu amaca hizmet etmektedir.


Toplumun cinsiyet eşitliği nosyonunun içeriğini ve önemini algılayışı 1980'lerden günümüze değin sistemli ve hızlı bir şekilde değişimini sürdürmektedir. 1990'larda, siyasi partilerin ve medyanın konuya ve kadının sosyal statüsüne daha eşitlikçi ve daha az ayrımcı bir açıdan yaklaştığı gözlenmektedir.

1980'li yılların aktif kadın hareketlerini izleyen siyasi partiler, cinsiyet eşitliği politikalarını parti programlarına dahil etmenin toplumun ilgi ve desteğini sağlamak için etkili olabileceğini anladılar. Çoğu parti programı, cinsiyet eşitliği konusunu sadece sözel olarak irdelese de, partiler bu konunun söylemlerinin önemli bir parçası olması gerektiğinin ayırdına vardılar. Bu bağlamda, önde gelen partiler de dahil olmak üzere, birçok siyasi parti 1990'larda kadınlara kontenjan ayırmışlardır. Bu kontenjanların çoğu parti içi politikalarla sınırlı olsa ve meclisteki kadın temsilci sayılarına yansımasa da, bu yönde atılmış öncü ve olumlu adımlardır.

Son zamanlarda, kadınların mecliste giderek artan temsili konusu özellikle bazı köşe yazarları aracılığı ile, ulusal basın tarafından gündemde tutulmaktadır. Bu, kadının hem mecliste hem de diğer devlet kuruluşlarında daha fazla yer almasını amaçlayan bir sivil örgüt olan Kadın Adaylara Destek ve Eğitim Derneği (KADER)'nin kurulması ve faaliyete geçmesi sayesinde olmuştur.

Kadına karşı şiddet de, ulusal kuruluşlar ve sivil örgütler sayesinde, medyanın duyarlı olduğu konular arasına girmiştir.

Ülkede ayrıca, 1990'ların ortalarından itibaren, akademik kurumlardaki Kadın Araştırmaları Programları ve Araştırma Merkezleri'nin sayısı artmaya başlamıştır. Ulusal kuruluşlar, bu faaliyetlere maddi destek sağlayarak kilit rol oynamaktadırlar. Bu araştırma merkezleri, cinsiyet eşitliği konusunda gerekli insan kaynaklarını geliştirmekte ve yasa uygulayıcıları ve sendikalar gibi kamu görevlilerinin kısa eğitim programları ile duyarlılıklarını artırmakta başarılı olmuşlardır. Akademik kurumlar arasındaki yakın işbirliği ve kadınlarla ilgili ulusal kuruluşlar sayesinde, ulusal gündeme feminist bir bakış açısı yerleştirilmiştir.


Türkiye, benzer durumdaki çoğu ülke gibi, küreselleşmenin siyasi, sosyal ve ekonomik sonuçlarından etkilenmektedir. 1970'lerin ikinci yarısından itibaren, Türkiye, borç krizini, bütçe açığını ve yüksek enflasyon oranlarını aşmak için ithalatı azaltma amaçlı sanayi polititkalarını terk ederek, ihracata yönelik büyüme politikalarını benimsemiştir. 1980'de, ilk Yapısal Uyum Politikaları (YUP) uygulamaya konulmuştur. Benzeri tüm programlarda olduğu gibi, Türkiye'deki uyum programları da iki önemli unsurdan oluşuyordu: istikrar sağlama ve yapısal uyum.

Yapısal uyum, para politikaları ve para piyasasında düzenlemelerle başladı ve kamu sektörü, zirai sektör ve kamu iktisadi teşebbüslerine ilişkin düzenlemelerle sürdü. Para, iş, mal ve hizmet piyasalarında ve ücretlerdeki serbesti, dolaylı olarak kadının ekonomik ve sosyal hayata eşit katılımı ile sonuçlandı. Güney Asya ve Güney Afrika'daki YUP deneyimlerinde görülen, serbest ticaret kadın işgücünün bölgelerindeki çok uluslu şirketlerde kadın iş gücü yoğunlaşması Türkiye'de gerçekleşmedi. Bunun yerine, kayıt dışı ekonomide yoğunlaştığı görüldü. Bu, kadın iş gücünde saptanan önemli ve düzenli düşüşle de doğrulanmaktadır. 1990'da kadınların iş gücüne katılım oranı yüzde 34 iken, 1998'de yüzde 27.9'a düşmüştür.

Borçları azaltmaya yönelik ekonomi politikaları, ister istemez kayıt dışı ekonomiyi desteklemiştir. Bu politikaların özü, üretimi küçük ve orta ölçekli taşeron firmalara kaydırarak, ihracata yönelik sanayinin rekabet gücünü artırmaktı. Üretimin giderek iş gücüne dayalı kayıt dışı sektöre kayması şu sonuçlara yol açmıştır: 1) kadınlar, iş gücüne daha genç yaşta hatta çocuk denebilecek yaşlarda katılmaya başlamışlardır; 2) sosyal güvenlikten yoksun ve standardın çok altında ücretlerle çalıştırılmaktadırlar; 3) düşük ücretler ve genel olarak zor olan çalışma şartları ve aile üretimi (aileler taşeron olarak çalıştırılmaktadır) nedeni ile kadınların uykuya ve kendilerine ayırdıkları zamanlarda çarpıcı azalmalar olmuştur.

Öte yandan, hizmet sektöründeki, özellikle finans sektöründeki kalifiye iş gücü talebi, erkekleri 1980'lerin başından itibaren, ücretlerin geleneksel olarak özel sektöre oranla düşük olduğu kamu sektöründen ayrılmaya itmiştir. Boşalan bu işleri ise kadınlar devir almıştır. Kadın iş gücü, kamuda, hemşirelik ve öğretmenlik gibi geleneksel iş alanlarında yoğunlaşmıştır. Gene de, orta ve üst orta düzey yönetici kadrolarının yüzde 27.5'uğu kadınların elindedir. Kamu sektörü giderek küçülse de, kadınlar için bazı olanaklar sağlamaya devam etmektedir.

Son yirmi yılda, genel olarak işsizlik ve özellikle, özelde de kadınlar arasında işsizlik önemli ölçüde artmıştır. Kadınlar arasındaki işsizlik erkeklerden her zaman fazla olmuştur. Resmi istatistiklere göre, şehirlerde yaşayan kadınların yüzde 19'u işsizdir. Yakın zamanlarda yapılan araştırmalar dört önemli şehirde ( İstanbul, Ankara, Adana, İzmir) bu oranın yüzde 35 civarında olduğunu göstermiştir. İşsizlik oranı en çok orta okul düzeyinde eğitim almış genç kadınlar arasında görülmektedir. İşsizliği tamamen YUP'lara bağlamak mümkün olmasa bile, hükümet programlarının enflasyonu düşürmeye öncelik tanımasının işssizliğin nedeni olduğu bir gerçektir.

İhracata yönelik büyüme, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerde (KOBİ) bir artışa yol açmıştır. Bunların YUP'ların olumsuz sosyal etkilerini giderdiğine inanılmaktadır. Ayrıca, kadın müteşebbislerin sayısında da bir artışa yol açmışlardır. Kadın müteşebbislere krediler açılmış ve onların finansal bilgi düzeylerini artırmak için eğitim programları düzenlenmeye başlanmıştır. Bu açıdan, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü ile Halk Bankası (KOBİ kredisi veren ulusal banka) arasındaki işbirliği, kadınlar için bir kazanç sayılabilir. Söz konusu Genel Müdürlük, bu işbirliği çerçevesini kurumsallaştırmaya çalışmaktadır. 1998'den itibaren, kendi işini kuran kadınların oranı yüzde 8.8 olmuştur.

Yakın zamanlarda yapılan çalışmalar, hala bir ölçüde devam eden YUP'ların, gelir dağılımına da olumsuz etkileri olduğunu göstermiştir. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün 1994'te yaptığı gelir dağılımı araştırmasına göre, gelir dağılımında uçurumlar oluşmaktadır.

En büyük gelir dağılım farkı, kadın ve erkek aile reisleri arasında görülmektedir. En düşük yüzde 20'lik grupta, kadınların reis olduğu ailelerde, gelir ortalaması 1.484 ABD dolarıdır. En üst yüzde 20'lik grupta ise, ortalama gelir kadın reisler için 11.198 dolar, erkek reisler için ise 27.720 dolardır. Farklar, şehirlerde daha çarpıcı olmaktadır. Buralarda, kadın reislerin aileleri için ortalama gelir 4.854 dolar, erkek reislerin aileleri için ise 10,472 dolardır.

Gelir dağılımındaki fark en çok kadın ve çocukları etkilemektedir. Gelir düzeyindeki ve hayat standardındaki düşüş, kadını ek işler yapmaya zorlamaktadır. Bu kadınlar aynı zamanda birçok ihtiyacını evde kendisi üretmekte ve hesaplı alışveriş yapabilmek için çarşıda çok zaman harcamaktadır. Çeşitli çalışmalar, ev içi üretim ile gelir düzeyi arasında negatif bir bağın varlığına işaret etmektedir. Yüksek enflasyona bağlı gelir düzeyi düşüklüğü, fakir kadının evdeki iş yükünü artırmaktadır. Özel bir araştırma konusu olmamış olsa bile, alım gücü düşük kadınların, diğer aile bireylerinin, özellikle çocuklarının daha iyi beslenmesi için kendi gıdalarından fedakarlık ettikleri söylenmektedir.

Ziraat sektörünün ulusal ekonomideki payı azalmaya devam etse de, bu sektör hala en çok kadın işçi çalıştıran sektördür. Bu sektörde kadınlar, genellikle kendilerine ödeme yapılmayan aile işçileri olarak yer almaktadır. Bununla birlikte, zirai alandaki işler kadının sosyalleşmesini ve yerel ölçekte karar verme sürecine katılımını sağlamaktadır. Ancak, şehirlere göçün giderek artması ve bunun sonucu olan işsizlik nedeni ile kadınlar bu sınırlı sosyalleşme fırsatını da yitirmektedirler.

Dahası, kadın ve çocuklar sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanmakta güçlük çekmektelerdir. Bu hizmetlere ayrılan bütçe ödenekleri giderek azalmaktadır. Bu da, kadının ve kız çocuğun sosyal hizmetlere erişimini daha çok sınırlamaktadır. Bütçe ödenek rakamları bunu doğrulamaktadır. Konsolide bütçeden 1998 yılında eğitime ayrılan ödenek yüzde 11.1 idi. 1997'den önce eğitim hizmetlerine ayrılan ödeneğin çok düşük olmasına rağmen, eğitime özellikle kızların eğitimine olan talep giderek daha çok ses bulmaktadır. Bu, konumu dolayısı ile çok sık değişikliklere sahne olan Türkiye gibi bir ülkede özellikle önem taşımaktadır.

BÖLÜM II


1. Tarihsel olarak, kadın-erkek eşitliği ve kadının ilerlemesinin ulusal bütçede yeterli ölçüde yer alan konular olduğu söylenemez. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü bütçeden ödenek alan eşitlik sağlama ile ilgili tek kuruluştur. Bununla birlikte, Sağlık ve Eğitim Bakanlıkları ödeneklerinin bazı kısımları cinsiyet eşitliğine yönelik amaçlar için kullanılmaktadır ( kız meslek okulları ve Sağlık Bakanlığı Ana ve Çocuk Sağlığı Departmanına sağlanan ödenekler gibi). Bütçede yeri olmadığı için, cinsiyetle ilgili konulara verilen ödeneklerle ilgili yaklaşık rakamlar verilmesi dahi mümkün değildir. Ayrıca, sivil kadın örgütleri ve kadın bürokratlar bütçe konusunda çok bilgi sahibi olmadıkları için, hükümetlere konuya duyarlı hale gelmeleri yönünde baskı yapıldığını söyleyemeyiz. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürü, bütçe politikalarının cinsiyet konusuna duyarlı hale gelmesini sağlama amacı ile bazı bilgilendirme programları yapılmasını planlamaktadır.

Daha önce belirttiğimiz gibi, YUP'lar, bütçe açıklarını kapatmak için kemerleri sıkma politikaları önermişlerdir. Yapılan kesintiler, kadınlarla ilgili kuruluşları da (Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü) etkilemiştir. Bu kuruluşa ayrılan ödenek, konsolide bütçenin yüzde 0.0001'inin altına inmiştir. Bu kuruluş ayrıca personel sıkıntısı da çekmektedir.

Dahası, Türkiye, uluslararası teknik işbirliği programlarına hem katkıda bulunan hem de onlardan katkı alan bir ülke olması nedeni ile, bu programlardan sürekli olarak pay alamamaktadır. Bu durum, Türkiye'nin cinsiyet eşitliği projeleri için uluslarlarası fonlardan destek alınmasını güçleştirmektedir. Gene de, 1997-98 arasında, UNDP, Büyük Japonya Fonu ve Dünya Bankası gibi uluslararası teknik işbirliği kuruluşlarından, 2,750,000 ABD doları tutarında kaynak kullanılmıştır. Özellikle UNDP, Müdürlüğün yürüttüğü çeşitli programlara 1990'ların başından itibaren kaynak sağlamaktadır.

a. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü(KSSGM) , Eylem Platformu'nun uygulanmasını kurumsallaştırmakla yükümlü tek ulusal kuruluştur.

Bu kuruluş 1990'da kurulmuştur. Bu tür kuruluşlar genellikle sol eğilimli veya sosyal demokrat hükümetlerin iktidarları sırasında kurulsalar da, Türkiye'deki Müdürlük, içinde dört farklı politik eğilim barındıran bir sağ kanat partisi tarafından kurulmuştur.

Bu yüzden, Genel Müdürlüğün kuruluşu esnasında kadın hareketine yeterince danışılmamış ve amaç ve faaliyetleri belirlenirken, kadın-erkek eşitliği açısından bazı tutucu yaklaşımlar rol oynamıştır. Bu durum sivil toplum tarafından yoğun bir şekilde eleştirilmiştir. Buna rağmen, kuruluşun faaliyetleri, başından beri feminist yaklaşımı benimseyen yönetici ve personel tarafından yürütülmektedir. Ulusal kadın hareketi ve öğretim üyeleri ile sürekli diyalog halinde bulunan kuruluş, uluslararası gelişmeleri dikkatle izlemektedir. Böylece, Müdürlük, cinsiyet politikalarını şekillendirmekte ve cinsiyet eşitliğini ülkenin gündemine getirmekte önemli yol katetme imkanını bulmuştur.

Tüm dünyadaki kadın hakları savunucuları 1970'ler ve 80'ler boyunca, kadınları gelişme ile bütünleştirmenin yollarını aramış olsalar bile, Türkiye "dönüştürmeci" bir yaklaşımı tercih etmiştir. Bu yaklaşım tüm kamu kuruluşlarını kapsamaktadır.

KSSGM, 4. Dünya Kadın Konferansı hazırlıklarını da koordine etmiştir. Konferansın hemen ardından bir beyin fırtınası toplantısı düzenleyerek, konferansla ilgili uygulamaları gerçekleştirmek için yapılması gerekenleri belirlemiştir. İlk aşamada, tüm ilgili kişileri kapsayan bir Üst Düzey Danışma Komitesi kurulması uygun görülmüştür. Bu komitenin yapılacak işleri hem koordine etmesi hem de denetlemesi düşünülmüştür. Kadın-erkek eşitliği kavramını yerleştirmeyi kolaylaştırmak amacı ile bu komiteye sivil örgütlerden ve devlet kuruluşlarından üst düzey temsilcilerin katılması planlanmıştır. Ancak, hükümetlerin çok sık değişmesi nedeni ile, bu Komite bir türlü toplanamamıştır. KSSGM de, Eylem Platformu'nda sözü geçen 12 önemli konuya ilişkin gelişmeleri takip etmek amacı ile küçük ölçekli birkaç toplantı düzenlemiştir. Kadın ve Aile'den Sorumlu Devlet Bakanlığı'nın faaliyetlerini, sivil kadın örgütleri ile sıkı işbirliği içerisinde gerçekleştirilmiş izleme çalışmaları olarak düşünebiliriz.

1996'da, Genel Müdürlük, akademisyenleri, sivil toplum örgütlerini ve ilgili devlet kuruluşlarının temsilcilerini bir araya getiren büyük ölçekli bir toplantı düzenlemiştir. Bu toplantının amacı, Eylem Planı'nın uygulanması için bir ulusal program oluşturulması idi. Genel Müdürlük, bu toplantının ardından, Eylem Planı'nı tanıtma ve yaygınlaştırma işini üstlenmiştir.

Üniversiteler bünyesinde kurulan Kadın Araştırmaları Programları ve Araştırma Merkezleri (şu anda 13 program ve merkez bulunmaktadır) de, Pekin Konferansı'na ilişkin seminerler ve faaliyetler düzenlemenin yanısıra ve makale ve belgeler yayınlayarak bu işe katkıda bulunmaktadır.

KSSGM'nün koordinasyonu ile, 1997 yılında, 1) Sağlık; 2) Eğitim; 3) İş ve 4) Hukuk konularında özel komisyonlar kurulmuştur. Bu komisyonlar ilgili sivil örgütleri bir araya getirmiş ve ulusal programın uygulanması için danışma hizmeti vermişlerdir.

Hükümetlerin cinsiyet konusundaki icraatlarını değerlendirmek amacı ile cinsiyete ilişkin veriler derlenmiş ve ilgili kişi ve kuruluşlara iletilmiştir.


Konferans kararlarının uygulanmasını, görev alanı söz konusu konferansla ilgili konuları kapsayan devlet kuruluşları koordine eder. Kurumlararası eşgüdüm mekanizmaları sayesinde, sayıca çok olmalarına rağmen, farklı konferans kararlarının uygulanmasından sorumlu kuruluşlar görevlerini sorunsuzca yerine getirebilmişlerdir. Koordinasyon komiteleri, ilgili bakanlıkların, kamu kuruluşlarının ve sivil örgütlerin görüşlerini olduğu kadar isteklerini de dile getirmelerini mümkün kılmıştır. Bu bağlamda, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü (KSSGM) ilgili kuruluşlarla işbirliği ve koordinasyon yapmak için özel bir çaba göstermiştir. KSSGM koordinasyon toplantıları düzenleyerek, tarafların uluslararası konferanslarla ilgili görüş alışverişi yapmalarını ve ortak politika ve stratejiler belirlemelerini sağlamıştır. Bu toplantıların ve çalışmaların ana hedefi, kadın-erkek eşitliğini sağlamak amacı ile ortaklıklar ve ittifaklar kurmak olmuştur.

Burada, özellikle Viyana İnsan Hakları Konferans kararlarının uygulanmasına yönelik çalışmalardan söz etmek istiyoruz. İlk çalışmalar, İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Denetleme Kurulu tarafından yapılmıştır. Bu Kurul,ilgili hükümet gruplarının ve sivil örgütlerin temsilcilerini ve uzmanları bir araya getirmiştir. Bu kurulun görevini daha sonra oluşturulan İnsan Hakları Yüksek Koordinasyon Kurulu Sekreterliği devir almıştır. Bu Sekreterliğin görevi, insan haklarına ilişkin konuların hükümet plan ve politikaları kapsamına alınmasını sağlamaktır. Kurulmasından hemen sonra, Sekreterlik Uluslararası İnsan Hakları Eğitimi Onaylı'nın başlayışını açıklamıştır. Bu bağlamda sağlanan en önemli gelişme, insan ve kadın haklarının ilk ve orta okul müfredatlarına 1995 yılında dahil edilmesi olmuştur.

Kahire'de gerçekleşen BM Nüfüs ve Gelişme Konferansı'na ilişkin çalışmalar Devlet Planlama Teşkilatı'nın denetiminde sürmektedir. İlgili devlet kuruluşlarının temsilcilerinin katılımı ile bir koordinasyon heyeti oluşturulmuştur. Sağlık Bakanlığı ICDP ve FWCW kararlarının uygulanmasının sağlanması görevini üstlenmiştir. Sonuçlanan bazı çalışmalar şunlardır:

Geleneksel anne ve çocuk sağlığı ve aile planlaması (AÇS/AP) yaklaşımının yerini kadın sağlığı ve kapsamlı bir doğurganlık sağlığı (DS) almıştır. Böylece, gençlerin ve doğurganlık çağında, menopoz döneminde ve daha ileri yaşlarda olan kadınların RH sorunları gündeme gelmiştir.

Nüfus ve RH hedef ve stratejileri 7. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda yer almıştır.

ICPD'nin ardından, "Nüfus Planlama Danışma Kurulu", " Kadın Sağlığı ve Aile Planlama Danışma Kurulu" olarak yeniden düzenlenmiştir. Bu Kurul, devlet kuruluşları ve sivil örgüt temsilcilerinden oluşmaktadır. Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Stratejik Planı ilgili tüm taraflarla koordineli bir biçimde çalışılarak oluşturulmuştur. Plan, hizmet sunumu, kadının güçlendirilmesi, kamu sağlığı eğitimi ve sağlık personelinin kadın-erkek eşitliğine hassas hale getirilmesi eğitimi gibi alanları kapsamaktadır

1997'de, 17 sivil toplum örgütü ilk kez bir araya gelerek, KASAKOM adında bir kadın sağlığı komisyonu oluşturmuştur(bkz. bölüm 2.2). KASAKOM, az gelişmiş bölgelerde yaşayan kadınların DS düzeylerini artırmak amacı ile bir proje geliştirmiş ve uygulamaya başlamıştır. KASAKOM Projesi, Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün yönetiminde yürümekte ve UNDP tarafından desteklenmektedir.


Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, sivil toplum örgütlerinin katılımının sağlanması ile hükümetin bölgesel, ulusal ve uluslararası yükümlülüklerini yerine getirirken desteklenmesi konularına özel bir önem vermektedir. KSSGM, sivil toplumu önemli bir destek kaynağı ve yasal dayanağın temeli olarak görmekte ve düzenli görüş alışverişi yolu ile sivil toplumla kurulan ilişkileri güçlendirmeye devam etmektedir. KSSGM, uluslararası teknik işbirliği programlar, özellikle UNDP ile birlikte yürüttüğü proje ve programlarda sivil toplum örgütleri ile ortak çalışmalar yapmaktadır. Pekin Konferansı'nın ardından kurulan; KSSGM'nin çalışmalarına ortak olmaktadır. Sivil toplum örgütleri, kadın-erkek eşitliği konularının gündeme getirilmesini desteklemekte ve kadınların çıkarlarını savunmaktadır. Adı geçen komisyonlar, Eylem Platformu kararlarının uygulanmasını sağlamasının yanısıra, bu kararların denetlenmesini amaçlamaktadır.